7°C
BAYBURT HAVA DURUMU7°C Az Bulutlu
BİZE ULAŞIN +90 ( 216 ) 441 3969
BAĞIŞ YAPIN

Vodafone, Turkcell ve Türk Telekom operatörlerinden 6769'a boş mesaj göndererek 5 ₺ bursa katkınız olacaktır.

Etkinlikler

Bayburt Eğitim Kültür ve Hizmet Vakfı

- +

NOSTALJİK BİR İFTAR – Mahir Adıbeş

İzmir Kültür ve Dayanışma Derneği, iftar yemeklerini, herfene günleri gibi, gelenek haline getirdi. Getirdi diyorum çünkü ben İzmir’e geleli üç yıl oldu ve üç yıldır bu yemeklerde buluşuyoruz. Onun için bu yazımda üç yıl içinde iftar yemeklerinde gördüğüm ve yaşadıklarımı yazmak istiyorum.

Küçüklüğümde kurtuluş bayramlarında geçen mehter takımının yürüyüşünden sıkılırdım. Hele o acemi davulcuya, hareketli bir şey çalmadığı için kızardım, sonradan mehterin meftunu oldum.

Civil peyniri hiç yemezdik, bir de ad takmıştık “dinsiz peynir” diye. Ayran kokulu tereyağının yüzüne bile bakmazdık. Tandır ekmeği mi kırk yıl yemesek aklımıza gelmezdi. İlle şeher somunu olmalı. Hele tırnaklı ekmek ramazandan ramazana çıkardı. Derken bıktırmadan ramazan gelip geçerdi, tatlı bir hatıra olarak.

Zağ bal, hemen her evde bulunur; kara kovanlardan elde edilirdi. Çok aramazdık, olmasa da olur diye. Küleklere gelen Antep Pekmezi ya da tahin helvası olsa balın yüzüne bile bakan olmazdı. Şimdi ilaç olarak aranıyor bulana aşk olsun.

Kavurma bizim oralarda her evde çinkolar dolusu yapılır. Bir yıl bekletsen aynı kalır. Her zaman hazır yemek; acele işe gidecekler olsun, aniden misafir gelecek olsa iki yumurtayla kırılıp hazırlanır. Kahvaltılarda tabak tabak, kavut çorbasına, ekşi lahanaya, kapuskaya pişirilirken konulurdu. Biz taze etle yapılmış köfteyi özlerdik. O zaman buzdolabı yok, bekler mi taze et yarını diyeceksiniz. Ağartı (süt ve süt ürünleri) olan evde kara sinek çok olur, bir gün eti bekletsen vıcık vıcık kurt düşer içine. Her evde ağartı var o zamanlar. Şimdi o da kalmamış. Kavurmayı Doğu ve Güney Doğu illerimizde de yedim. Sakın onu Bayburt kavurmasıyla karıştırmayın. Bizim kavurmamız kahvaltılık hazırlanır onun için yalnız tat verecek kadar tuz katılır koruyucusu yalnız içindeki yağdır, diğeri ise aşırı tuzludur.

Ramazan yaza geldiği zamanları hatırlarım. Delikanlılık çağımız, iftarı herfeneyle birleştirip en uzak dağlardaki göze başına gidip kocaman bir ateş yakar onun ışığında getirdiğimiz yiyecekleri yiyerek gece yarısına kadar eğlenirdik de sesimizi kimse duymazdı. İşte özlediğim o arkadaşlarım, o geceler, yıldızlarla salkım saçak bizim gök kubbemiz. Neyi özlemiyoruz ki rahmetli babamın değimiyle, kurtlu loru mu, dinsiz peyniri mi, tandır ekmeğini mi, tırnaklıyı mı, kıymalı böreği mi, kokoç (kuşburnu) çorbasını mı, yoksa zağ balı mı?.. Biz o günleri, o ramazanları özlüyoruz. Biz oradaki insanları, insanlığı, şakalarımızı, masallarımızı, fıkralarımızı, oyunlarımızı özlüyoruz…

Neyi özlemiyoruz ki?..

Arabasıyla bizi eve kadar getiren Nejat bey Kestesi köyündenmiş. Sarı taşın çıktığı köylerimizden. Hemen sorduk, meğer o da aynı dertte mustaripmiş, içini çekiyor. Laf lafı açtı, ne yazık ki yol kısaydı.

Çoruh’u, Aslan dağını, Hakaalmaz çeşmesini, Çilçilin paharı,  Şingâhın harmanlarını, Kayışkıran yokuşunu, Bent Hamamını, Ulu camiyi, dağ armudunu, ekşi elmasını özlemişiz. Yokluktan mı? Yoo. Burada her şey bol. Allah’a şükür herkesin hali vakti yerinde. Bu farklı bir duygu… Olur mu diyeceksiniz amma vallahi Balkarın esişini özlemişiz…

Bu duygu genelde doğduğu yerlerden, ana/baba diyarından ayrılanlarda çok olur fakat daha çok Bayburtlularda rastlandığı kesin. Bazen hastalık haline dönüşür de malayı küreği olduğu yere bırakıp giderler. Bir seferinde personellerimden biri ortadan kayboldu. Kimse bilmiyor. Cuma günü mesaiden çıktıktan sonra gören olmamış. Çarşamba günü çıkıp geldi. “Bayburt’u göresmiştim” demez mi. Çılgına döndüm; burası devlet dairesi, izin almadan işe gelmiyor bir de şehir dışına çıkıyor. O kadarda rahat. Hadi onu idare ettik say olmaz ya. “Bayburt’u göresmiştim” demesi beni bitirdi!.. Hani anamı/babamı/kardeşlerimi dese hoş karşılayacağım. İnsan anasına dayanamaz gider ben de üniversitedeyken anam için gitmiştim. Benim için “ana” diyince akan sular durur… İşte böyle… Bu insanlar eğer Bayburt’a gidemezseler Bayburt’u oldukları yere getirirler!

Nasıl mı? Daha önce Bayburt kalesini kapalı spor salonuna nasıl taşıdıysalar, atlı ciridi salonda nasıl oynattıysalar işte öyle.

Bir hafta önce Dernek Başkanımız Avni Ersoy beyefendinin sekreteri arayıp, “Başkanımın selamı var. Herfeneye gelemedi bu sefer başka yere söz vermesin” dedi. Henüz bir hafta var ve ben o gün müsaittim. Herfene günü Kemalpaşa belediyesinin spor müsabakaları için söz verdiğimden katılamamıştım. Anlaşılan başkan onu unutmamış.

Dün (7 Ekim 2006) iftar saatine yakın Yaşar Maraba hocayla dernek binasına geldik. İçeri kalabalıktı. Başkan Avni Ersoy bey ve yönetim kurulunda Şahin Erkul, H. Ali Gülhan, Bülent Adiloğlu, Çetin Çavaş, Kenan Tercan, Akif Tiryaki gelenleri ayakta karşılıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu iltifatlardan mahcup oldum. Köyodası geleneği burada yaşatılıyordu. Karşılıksız içten gelerek yapılan bir hizmet.

Ev sahipleri kusursuzdu.

Henüz vakit erken deyip yeni kurdukları köy odası köşesine çekilip şilteler üzerine oturmayı tercih ettik. Vakıflar Bölge müdür yardımcısı Ahmet Aydın’la otururken savcı Osman Bağlar’la tanıştık. Biraz sonra siyasetle uğraşan hemşehrilerimizden İl Encümen Azası Hayrettin Mungan, Büyük Şehir Belediye Danışmanı Nail Yavuz kabara kabara teşrif ettiler. O anda orada iş adamlarımızdan, Özbüker Harfiyatın sahibi Selahattin Özbüker, Kaya İnşaatın sahibi Cem Asaf Kaya, Aktaş İnşaatın sahibi Fikret Aktaş görebildiklerim. Ayrıca isimlerini sayamadığım İzmir’de yaşayan hemşehrilerimiz vardı.

Ezan vakti yaklaşınca yerlerimizi aldık. Herkes oruç olduğunu unutmuş uzun zamandır görmediği tanıdıklarıyla sohbete tutuşmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse benim aklımdan bir saniye bile açlık çıkmazken çaktırmadan oradakilerin hareketlerini izliyordum. Tam bir köy odasına dönüşmüştü. Bu arada ezanı duymayınca iftarı beş dakika geç açmak zorunda kaldık.

Aman Allah’ım!..

Bu iftar sofrasını görmek için bir yıl beklemeye değerdi doğrusu. Ne mi vardı? Yukarda özlediklerimiz diye saydıklarımızın hemen hepsi. Üstelik hepsi Bayburt’tan getirilmiş.

Yalnız bu yıl bir değişiklik yapılmış. Önceki yıllarda çorba olarak Bayburt’ta yufkası açılmış, eriştesi usta eller tarafından kesilmiş bizim kesme çorbası olurdu. İçine acı biberi, dargunu, küçük küçük yuvarlatılmış kıyması konulurdu. Kaşığı saldın mı tasın içine erişteler uzun uzun yanlardan sarkar. Bazen iftarda yabancı misafirler de olur ama bu çorbayı içmek için bir hayli çaba sarf ederlerdi. “Bu nasıl çorba çubuk makarna gibi, çatalla yemek gerekiyor” derdiler. Ee azizim işte bu bir kültür. Bu kültürü binlerce yıl taşıyarak getirdik, dilimiz gibi, ehramımız, türkülerimiz, değişmeyen gelenek göreneklerimiz gibi. Emeksiz yemek olmaz! Her şey beceri ister. Bu çorba ise kaşıkla yenir. Marifet onun orasında. Bu yıl bu çorbamızın yerini tarhana çorbası almıştı. Güzeldi ama bence bu değişiklik yapılmadan yine bizim kesme çorbasına dönsek iyi olur derim. İşin kolayına kaçmak yok. Her şey tamam o da olacak. Burada marifet çorba yemek değil ki tarhanayı isteyen evinde içsin. Kavut çorbası bile olabilir. Fizandan kalkıp geliriz vallahi. O sahneyi görmek önemli olan.

Bayburt’un tırnaklısı önümde duruyor. Vallahi özlemişiz ama neden çiğnerken bu kadar inatçı davranıyor. Yoksa biz mi yaşlandık, dişlerimiz kesmiyor. Bayburt tırnaklısında birinci kalite un kullanılır. Yalnız mayası farklı olduğundan elastikiyeti fazla olur. Ne yapalım bu ekmeğin özelliği de bu.

Sağ tarafımda zağ bal bekliyor. Kara kovan değil zaten kalmadı. Olsun Bayburt’un balını güvenerek yiyebilirsiniz, bir gram katkı olmaz. Haberini aldık bu yıl Bayburt’ta bal düşükmüş. Yinede bizim yönetim kurulundaki arkadaşlar bulup buluşturup getirtmişler. Saf çiçek balımız. İlaç diye en ağır hastaya yedirsen sapasağlam ayağa kalkar, yaşlıyı gençleştirir, dizine derman gözüne fer gelir. Abarttığımı sanmayın dediklerim doğrudur, eksiği var fazlası yok inanın. Bayburt dünyanın en zengin çiçeklerini barındıran bir ilimiz. Biz tanıtamamışız, başkalarının suçu yok ki bunda.

Karşımda ayran kokulu tereyağı duruyor. Sanırım özel siparişle tahta yayıkta yaydırılmış. Eh be başkanım şunun ayranını da getirttirseydin ya, bugün kokusuyla yetinmekle kaldık, seneye kısmetse diyelim. Olsun aldırmayın ben bazen böyle takılırım nazım geçenlere. O da işin tuzu biberi.

Ya kıymalı börek!.. İşte dünyada hiçbir yerde bulamayacağınız lezzet. Süt ve yumurta karışımı ile açılan yufkası, en usta gelinlik kızlar tarafından milimetrik açılımıyla, en usta keyvenilerin özene bezene sıcak sudan geçirerek kat kat kıymayla döşeyip özel bir şekilde alt ve üstünün eşit kızartılarak sonra ortaya konan yiyecek. Ne yazık ki bayramlarda, düğünlerde bir de çok özel günlerde karşılaşmak mümkün oluyor.

Ah!.. Kavurmayı hiç sormayın. Eğer bu iftar yemekleri olmasa unutacağız. Harman sonu iki, üç koç ya da teke bazen bir tosun keserdik. Gece geç vakte kadar pişirme işleri sürerdi.

Yeni acımaya başlamış civil peynirli lorumuza ne demeli. Hangi Bayburtlu bundan vazgeçebilir? Vallahi babam “kurtlu lor” demiş olsa da vazgeçmemiz mümkün değil. İstemem kızıl etten köfteyi bir tabak acı lor alıp götürür beni Hakalmaz çeşmesinin  başına. Bir yandan şırıl şırıl sular akar öbür yanda Çoruh’u dinlerken açmak isterim orucumu. Hayallerim takılır geçmişimin peşine bir türkü tuttururum… Bir türkü tuttururum yüreğimin derinliklerinden…

“Giydim çarıklarımı,

Gel bağla bağlarını,

Terk ettim gidiyorum,

Bayburt’un dağlarını…”

Değmeyin şu gamlı yaslı gönlüme. Böyle bir günde yüreğimde kopan fırtınalar bir kez esmeye başladı mı dinmez kolay kolay. Herkes yesin önündekilerden, sohbetini etsin. Bakmayın siz bana, biraz yufka yürekliyim, aslında geçmişimi yaşıyorum yeni baştan. Ben buraya yemeğe değil onlarla, geçmişimi yeniden yaşamaya gelmişim. Kendi halime güldüm!.. Sanki bir tek ben mi hepsi aynı. Yemek o kadar yavaş gidiyor ki seyretmeyi tercih ediyor bizimkiler. Kendime kızıyorum önümdekilerin hepsinin hakkını veremediğim için. Gelen yıl ki iftarı aynı duygularla bekleyeceğiz.

Tırnaklı yetmez diye İzmir pidesi almışlar, kimse el sürmedi. Etli pilav bu gece rağbet görmedi. Yemekten çok seyretmekle doyduğumuzdan yiyeceklerin çoğu tabaklarda kaldı. Garsonlar toplarken içim gidiyordu. Kavurma, bal, tereyağı, civil peynir, acı lor göz göre göre geriye gitti. Olsun biz bir iftar yemeğinde bu nostaljiyi yaşadık, hatıralarımızı canlandırdık.

Geleneksel hale getirilen bu iftar yemeğinin en büyük özelliğinin, su hariç, her şeyin Bayburt’tan getirilmiş olması.

Masadan kalkıp yine köy odası köşemize çekilip bağdaş kurarak oturduk. Çaylar peş peşe geldi. Şahin Erkul, “Vallaha bi fıkra anlatacağım ama sakın, yazma he mi?” diyerek, yazmama sözü benden alamayınca ayı, kurt, tilki fıkrasıyla geçiştirdiğini yutmadım. Ne olsa eninde sonunda onu bana anlatacak. Arkasından Ahmet Aydın, bir fıkra patlattı. Memur olmasaydı o anlattığı siyasi fıkrayı burada yazardım, şimdi yazarsam korkarım başına iş açarım diye. Son üç aydır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Herkes dinlemek için başımıza üşüştü ama sonuçta alınacaklar da olabilir diyerek biz onlara başka fıkra anlatmak zorunda kaldık.

Bir sohbetimiz sırasında dernek başkanımız Avni bey, “Bu benim babamdan bana vasiyet. Ölene kadar götürmek zorundayım. Yalnız ben çocuklarımı bu işin dışında tuttum. Bu ağır yükü onların sırtına yüklemek istemedim, onlar üzülsün istemiyorum” derken biraz kırgındı. Bu konuyu belki başka yazılarımızda geniş bir şekilde anlatacağım. Yalnız şunu söyleyeyim. Bu ve bundan önceki yönetim kurulları bu işleri gayet başarıyla götürdüler. Bundan sonra da götüreceklerinden eminim. Gayet iyi gelenekler kurulmuş. Burada Bayburtluya sahip çıkılıyor. Bayburtluların olduğu yerde biraz sürtüşmeler kaçınılmaz. Bunlar işin güzel tarafı, kabul etmemiz lazım.

Bir sefer benim çok değerli öğretmenim Ferudun Narin beyefendi ile yaz tatilinde karşılaştık. O zaman Üniversite ikinci sınıfa geçmiştim. Parkta Çoruh’un kenarında oturup çay içerken, “Sınıfta başka Bayburtlu var mı?” diye sordu. “Üç kişiyiz” dedim. “Yok yahu!.. Üç kişi orada çok fazla değil mi? Hiç kavga çıkmıyor mu? Onların biri yeterli ikisi bir araya gelirse o sınıfın vay haline üstelik siz üç kişisiniz” demişti. Gerçekten düşündüm de yıl yetmiş dokuz ve haftada iki defa sınıf karakolluk oluyordu.

Kimse alınmasın ama Bayburtlular biraz kav olur. Ee ne yapalım bizim oldukları için çekeceğiz. Hele kültür yarası yemiş şu toplumda kime güvenebilirsiniz. Vallahi falakaya yatırsanız bu Bayburtluları değiştiremezsiniz. Ben bu hallerini seviyorum. Sonuçta hepimiz insanız. Önceliklerimiz, çıkarlarımız, komplekslerimiz, kıskançlıklarımız, egolarımız vs olacak. Bak ne çok değişkenimiz varmış.

Birlikteliğimiz gece on ikiye kadar devam etti. Çaylar, meyveler geldi gitti. Uzun zamandır göremediğimiz hemşehrilerimizi gördük, ilk defa görüp tanıştıklarımız da oldu.

Misafirler teker teker ayrılırken Başkan Avni Ersoy bey başta olmak üzere bütün yönetim kurulu gidenleri dış kapıya kadar uğurlamaları hemşehrilerine verdikleri değeri gösteriyordu.

 

Not: Değerli hemşehrimden biri, daha önceki yazılarımdan dolayı, “Yazman için ille İzmir’de bir etkinlik mi olması lazım? Diğer konularda da yazsana” diye sitem etmişti. Eyvallah azizim. Aslında doğruyu söylemek gerekirse bunları da yazacak durumda değilim. Fakat bu etkinlikler beni heyecana getirip sıcağı sıcağına kalemi elime alıyorum. İzmir’de uğraşıp didinen kardeşlerimize karşı bir vefa borçu olarak yapıyorum.

Doğruyu söylemek gerekirse:

  1. Ben öyle çok yazan biri değilim.
  2. Bizim Külliye dergisinde dört yıldır sürekli edebiyat, kültür, deneme ve gezi yazıları; Berceste dergisinde hikâyeler; Bizim Kümbet dergisinde şehir yazıları yazdığımdan vakit bulamıyorum.
  3. Kendime ait roman ve hikâye kitap çalışmalarım devam ediyor. Bunlar da çok zamanımı alıyor.
  4. Yurt içinde ve yurt dışında yaşayan edebiyatçı dostlarım yayıma girecek dosyalarını ya da yazılarını kontrol için gönderiyorlar. Okumak için vakit bulmam lazım.

 

Değerli hemşehrilerim, sizinle olmak hoşuma gidiyor inanın. Hele bir yazım için beni eleştiren hemşehrime, alelacele bir başkası karşılık vermişti sonra da bir başka köşe yazarı hemşehrimiz farklı bir üslupla kesip atmıştı o tartışmayı. Bu davranışlar da benim hoşuma gidiyor doğrusu, hakaret içermediği, kişinin kişilik, mahrem haklarına dokunulmadığı müddetçe.

 

Şimdiden bütün hemşehrilerimin Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum.

YORUM GÖNDERYorumlarınızı göndermek için alt kısımdaki formu kullanabilirsiniz.